Değerlendirmeler

Değerlendirmeler

Koronavirüs Tehdidi Altında İş Akdi Fesih Sorunu - Mart 2020

2020 yılının hemen başında, Çin’den yayılan bir salgın hastalık olan Koronavirüs, insan yaşamını en ince detaylarına kadar mahvetmiş bir durumda ve halen tehdit olma konumunu sürdürmektedir.

Öyle ki bu hastalığa yakalandığı tespit edilen bireylerin, geçen zaman içerisinde tekrardan bu hastalığa yakalanmış olmaları, hastalığın kalıcı bir şekilde iyileşmemesi konusundaki endişeleri giderek tırmandırmaktadır. Her alanda tehditkâr bir salgın hastalık olan Koronavirüs, tahmin edileceği gibi iş hayatında da büyük ölçekli sorunlara yol açmaktadır.

İnsan hayatı, dünyada geri kalan hiçbir şeyden değerli değildir; ancak dünyada devam eden hayatın sürdürülebilirliği açısından çalışmak, üretmek ve gelir elde etmek zorunda olan insan, bazen kendi hayatını bile hiçe sayabilmektedir. Koronavirüs tehdidinin varlığı altında gerek kendi arzusu gerek maddi şartların zorlaması gerekse de işverenlerin baskısı ile hayatını hiçe saymak zorunda kalarak birçok insan çalışmaya devam etmekte. Hali ile bu durum, iş hukukunda, ulusal ve uluslararası olarak iş akdinin feshedilmesi açısından birçok tartışmalı durumu da beraberinde getirmektedir.

Temel olarak bakıldığında, Koronavirüs tehdidinin bulunduğu bir ortamda, kendi hayatının tehlikede olduğunu belirten bir çalışan, bu durum dahilinde, tek taraflı olarak bağlı bulunduğu işletme ile arasındaki iş akdini sonlandırabilmektedir. Bu durumda çalışan birey, sahip olduğu tüm özlük haklarını korumak sureti ile söz konusu haklarını alarak iş yerinden ayrılabilecektir. Türk İş Hukuku’nda bu konuda herhangi bir şerh olmadığı gibi ABD ve AB gibi iş hukuku konusunda çalışanların haklarını korumaya odaklı yaklaşımların ön plana çıktığı hukuki yapılar içerisinde de benzer bir duruma rastlamak mümkündür.

Fakat süreç içerisinde en ciddi ölçekli sorun, Koronavirüs nedeni ile işverenlerin elinde bulunan fesih hakkının meşru olarak uygulanması konusundaki tartışmalardır. Buna istinaden değerlendirilecek olursa, Koronavirüs hastalığına yakalandığı tespit edilen bir çalışanın iş sözleşmesinin fesih edilmesi hususu son derece tartışmalı gözükmektedir. İşverenin iş akdini haklı nedenle fesih yetkisini açıklayan, İş Kanunu’nun 25. maddesine göre bir çalışan, bulaşıcı hastalığa, kendi kusuruyla yakalanmışsa ve bu sebeple ardı ardına üç iş günü ya da bir ayda beş iş gününden fazla süreyle işe devam etmemişse, işveren, söz konusu çalışanın iş akdini haklı nedenle feshedebilecektir. Fakat bu durumun tespitinin nasıl olacağına dair herhangi bir bilgi söz konusu değildir. Çünkü bir işverenin, çalışanının Korona virüse yakalandığını ispatlaması son derece zor olacağı gibi hali hazırda, sokakta, ne kadar önlem alınırsa alınsın, anlık bir durum neticesinde yakalanılması mümkün olan bir hastalık için bireyleri doğrudan doğruya kusurlu olarak addetmek ne etik olarak ne de hukuki olarak mümkün değildir.

Sürecin hukuki boyutlarına odaklanılırken, birçok açıdan insan sağlığını, lokal ekonomik yapıyı ve ulusal ekonomiyi etkileyecek şekilde, salgın hastalıklarda, işletmelerin üstenmeleri gereken sorumlulukların da göz önünde bulundurulması gerekmektedir. 6331 sayılı yasanın "İşverenin genel yükümlülüğü" başlıklı 4. Maddesinde, çeşitli boyutlarda, işverenlerin, çalışanlarının sağlığını ve hayatını göz önünde bulunduracak şekilde, gereken önlemleri, geniş çaplı olarak alması beklenmektedir. Burada, ilgili kanun maddesi içerisinde yer almasa bile bilinmesi gereken husus, işverenlerin, içerisinde bulundukları tehdit durumunu doğru şekilde algılamaları, bu şekilde de mevcut süreç içerisindeki tehdidinin boyutları ne maliyetle olursa olsun gereken sağlık önlemlerini almalarının gerekliliğidir. Kanunda, bu hususa dair spesifik detaylar verilmemişse de kanunun uygulayıcısı olan birimler için işletmelerden yana olan beklentiler yüksektir.

İşverenlerin gereken önlemleri almamaları, genel olarak çalışanların haklarının savunulmasına odaklı olarak hareket eden iş kanununun, yine çalışanların çıkarlarına odaklı olarak hareket etmesinin önünü açmaktadır. Buna göre çalışanlar, işletmelerinin gereken önlemleri almamaları durumunda, kanunda herhangi bir ilgili madde aranmaksızın, bağlı bulundukları işletmelerini, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na şikâyet etme hakkına sahip olmaktadırlar. Her şeyden önemlisi bu bir hak olmaktan ziyade, Türkiye’deki teamülde, bir zorunluluk ve bir kamu görevi olarak değerlendirilmektedir.

Öte yandan, işletmelerin gerekli önlemleri almamaları neticesinde ortaya çıkan durum, yine işletmeler açısından olumsuz bir hukuki durumu ortaya çıkarmaktadır. Var olan sağlık tehditleri aşikâr olmasına karşın gereken tedbirlerin alınmadığı işletmelerde, çalışanların, İş Kanunu’nun 24. maddesinin III. Fıkrasına göre “İşçinin çalıştığı işyerinde bir haftadan fazla süre ile işin durmasını gerektirecek zorlayıcı sebepler ortaya çıkarsa…” ibaresi uyarınca, mevcut, iş hukukundan doğan haklarını kaybetmeden, tek taraflı olarak iş akitlerini feshetme hakları bulunmaktadır. Söz konusu hak, işyerinde bariz bir şekilde bulunduğu ve ilgili kamu kuruluşlarına intikal ettirilmiş durumlar dahilinde çalışanların herhangi bir şekilde, işverenlerine tabi olmadan, özgürce karar almaların fırsat vermektedir.

Konunun belki de en önemli hususlarının başında ise Koronavirüs nedeniyle gerçekleşen ölümlerin birer iş kazası olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceğidir. İş Kanunu içerisinde, salgın hastalıkların spesifik bir başlık olarak kendisine yer bulamamış olması ve örnek emsal kararın bulunmamasına ek olarak konu ile yetkili bir hukuki merci olarak Yargıtay’ın, bu konudaki değerlendirmelerini çok geniş bir yelpazede tutması, tam anlamıyla bir karar verilmesinin önüne engel oluşturmaktadır. Fakat başka bir açıdan ele alındığında, çalışanın işyerinde bulunduğu süre zarfı içerisinde; işveren tarafından verilen görevinin, işin, sorumluluğun vb. icrası esnasında yürütmekte olduğu iş nedeniyle; bir işverenin yönlendirmesi neticesinde, bir çalışanın, görevli olarak asli işyeri dışındaki başka bir çalışma ortamında görevlendirilmesi esnasında geçen zamanlarda; çalışanın, iş yeri tarafından sağlanan ulaşım imkanları esnasında, herhangi bir şekilde salgın hastalık riskine maruz kalması ve bu hastalıktan dolayı göreceği her türlü zararda, işveren doğrudan doğruya sorumluluk üstlenmek durumunda kalmaktadır. Bu görüntü, hukuki olarak Koronavirüs nedeniyle gerçekleşen çalışan ölümlerinin birer iş kazası olarak değerlendirilmesi konusunda güçlü bir emare olarak değerlendirilebilecektir. Bu süre zarfı içerisinde çalışanların, mutlak olarak yaptıkları iş ya da kendilerine verilen sorumluluk neticesinde korona virüs tehdidi ile karşılaşmış ve bundan etkilenmiş olmaları gerekmektedir.

Koronavirüs salgını ile birlikte dünya genelindeki birçok alan süreçten olumsuz etkilenmek ile sürece dair bir sonraki aşamada ve bir sonraki olası bir tehdit durumunda artık ne yapılması gerektiği konusunda belirli bir bilinç düzeyine de erişildiği düşünülmektedir. Bu durum, Türkiye’deki ve dünyadaki iş kanunu çerçeveleri için de geçerli olacaktır. Çalışanların ve işverenlerin hangi noktada Koronavirüs ya da herhangi bir salgın hastalık nedeni ile sürecin içerisinde sorumlu olarak addedileceklerinin, “salgın hastalıklar” şeklindeki bir spesifik başlık altında incelenmesi zaruri hale gelmiştir. En önemlisi, salgın hastalıkların baş gösterdiği dönemlerde, işverenlerin ve çalışanların iş ile ilgili sorumluluklarının ne şekilde tasarlanması gerektiği husus da büyük bir önem arz etmektedir. Salgın hastalığın yaratabileceği olası tehditlerin boyutlarının test ve tecrübe edildiği şu süreçte, İş Kanunu içerisinde yapılacak spesifik ve nitelikli değişikliklerin hem Türkiye’deki işçi-işveren ilişkilerinin daha güvenli bir şekilde işlemesine hem de dünyadaki diğer iş kanunu çerçevelerinin dönüşümüne öncülük edecektir.