Hukuk

Hukuk

Yine Yeni Yeniden - İdam Cezası Tartışmaları

Geçtiğimiz günlerde, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sn. Devlet Bahçeli’nin bir kez daha dile getirdiği idam cezasının uygulanmasına yönelik söylemler, mevcut süreçte tekrar kamuoyunun gündemine geldi.

Aslına bakılacak olursa Türkiye’de idam cezasının genel görünümü, bu cezanın uygulanması adına toplumsal konsensüsün son derece güçlü olduğu, ancak konunun bürokratik boyutunun son derece karmaşık olduğu yönündedir. Mevcut süreçte de devam eden bu görüntü, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) üye olma kriterlerine uyum çabaları nedeni ile pek de gerçeğe uyarlanabilecek durumda değildir. Her ne kadar Türkiye ile AB arasındaki ilişkiler artık sadece formalite icabı ilerliyor ve herhangi bir olumlu gelecek vaat etmiyor olsa da yine de bürokratik süreç, Türkiye açısından bağlayıcı bir noktadadır. Peki, idam cezasının mahiyeti ve insanların zihninde yaratmış olduğu imaj teorik ve pratik anlamda nasıldır? Bu konu, idam cezasının Türkiye’de tekrar uygulamaya konması açısından genel olarak bir fikir verebilecektir.

 

Hukuk Teorisi Nazarında İdam Cezası

İdam cezası, suçu sabit olarak belirlenen bireyin, yaptığı suçun niteliği doğrultusunda, kanun makamları tarafından karara bağlanan cezasıdır; insan vücudu üzerinde uygulanması nedeni ile bedensel olan idam cezası, çeşitli şekillerde gerçekleştirilebilmektedir. Ancak uygulamanın insan bedenine bir yolla zarar verilerek gerçekleştiriliyor olması, uygulamanın genel olarak insani olmadığı düşüncesini yaratmaktadır (Feyzioğlu 2002, s. 14).

 

İdam karşıtlarının uzun yıllar boyunca temel argümanı, var olan bir suçu cezalandırmak adına, devletin idam cezasını bir çözüm yöntemi olarak benimsemesi ve uygulaması aslında başka bir suçu teşkil etmektedir. Ancak tarihsel arka plana bakılarak değerlendirildiğinde, insanlık tarihi boyunca yüksek ölçekli sorun, çatışma ve can kaybına neden olan tüm suçlar için idam cezasının uygulandığı görülmektedir (Ayhan 2010, s. 36).

 

Öğretide idam cezasına destek verenlerin genel argümanlarına bakılacak olursa bunlar (Ekiz 2015):

 

- Toplumsal vicdanı yaralayan bir mahkûm için ölüm etkili ve gelecek suçlar için caydırıcı niteliğe sahip bir yaptırımdır,

- Devlet en temel sorumluluğu olan düzeni kurmak ve sağlamak adına uygun olan tüm yaptırımların uygulanması gerekmektedir; eğer ki sadece hapis cezası vb. yaptırımlar yeterli olmuyorsa idam cezası gerekli bir çözüm yolu haline gelmektedir.

- İdam cezası kesin ve bugün ile yarına doğrudan ve de dolaylı etkisi olan bir yöntemdir,

- İşlenen ağır bir suç ile toplumun vicdanını yaralayan bireyin eğer idam cezasını hakkediyorsa bunun uygulanması toplum vicdanını rahatlatmakta, hukuka ve adalete olan güven ile suç işlemeye karşı çekinceyi sağlamaktadır,

- Hakkaniyet dahilinde bir yargılama sonucu verilen idam cezası adildir ve ilahi dinlerin de kabul ettiği bir niteliğe sahiptir.

 

Her ne kadar idam cezasına itiraz ve muhalefet eden taraflar olsa da tıpkı savaştaki meşru müdafaa hakkı gibi toplumun vicdanını derinden yaralayan bir olay için devletin, halkının meşru müdafaa hakkını kurumları aracılığı ile kullanarak idam cezası verme yetkisi bulunmaktadır (Ayhan 2010, s. 36).

 

İslam hukuku açısından bakıldığında ise idam cezası varlığı kabul gören ancak içeriğinin derinliği olan bir konudur. Öncelikli olarak İslam hukuku, idam cezasının meşru olarak uygulanabilmesi adına suçların niteliğine göre ispatlanması hususunda kendi içerisinde kriterler getirmiş ve böylelikle de hakkaniyetli bir kararın verilmesine çaba göstermiştir. Öte yandan idam cezasının gerçekleşmesi İslam hukukunun önceliği değildir; cezaların alternatif yöntemleri de bulunmaktadır. Ancak cinayet başta olmak üzere birçok farklı suç için idam cezasının uygulanması değişiklik göstermektedir (Yaşar 1995, s. 293). İslam hukuku her ne kadar şeriat hükümleri temelinde konuyu ele alsa dahi aslında bağışlayıcılığı bulunmaktadır. Ancak yine de suçun derecesinin ağırlığı ile bu suçun sabit olduğuna kanaat getiren tarafların varlığı birçok şeyi bu süreçte değiştirmektedir.

 

Dünya üzerinde idam cezası uygulamasını kaldıran ülkeler ile bu uygulamayı halen sürdüren ülkeler arasındaki ilişkiler dahi bu cezanın uygulanıp uygulanmaması konusunda çatışmaya yaşayan toplum kesimleri gibi birbirleri ile ihtilaf olarak gelişmektedir. Buna göre idam cezası uygulamayan bir ülke, kendi topraklarında yakalanan ve başka bir ülkede idam suçu ile yargılanacak olan kişiyi yakaladığında iade etmeme konusunda tavır koymaktadır. Bunun nedeni iade edilecek ülkede idam cezasının bulunmasıdır. Böylelikle bir suçlunun iadesi noktasındaki anlaşmazlık yüzünden iki ülke arasında diplomatik kriz çıkabilmektedir (Turhan 1999, s. 240).

 

Türkiye’de Durum

12 Eylül 1984 tarihine kadar Türkiye’de idam cezalarının varlıklarını sürdürdükleri gözlemlenmiştir. Fakat o tarihten itibaren, hiçbir idam cezası verilmemiş, üzerinde idam cezası kararı verilmesi muhtemel davaların cezalarının da idam şeklinde icra edilmediği gözlemlenmiştir. 1999 yılında PKK terör örgütü ele başı Abdullah Öcalan’ın yakalanması neticesinde, yürürlükte olan idam cezasının uygulamaya konması konusunda ciddi bir baskı olmasına karşın bu cezanın uygulanmasından ziyade, yürürlükten kaldırılması adına bir hukuki düzenlemeye gidilmiştir. 15 Nisan 2002’de Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığı’na sunulan, idam cezasının kaldırılması yönündeki tasarı, 18 Nisan’da TBMM Adalet Komisyonu’nda görüşülmüş ve kabul edilmiştir. Bu tasarı ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’nın 38’inci maddesinde söz konusu olan “savaş, yakın savaş ve terör suçları dışında idam cezası verilemez” hükmüne paralel bir değerlendirme söz konusu olmuştur. Bunun yanı sıra Türk Ceza Kanunu (TCK) ile Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun’da bulunan idam cezası hükümlerinin de müebbet hapse dönüştürülmesi konusunda karar alınmıştır. Bu yasanın yürürlüğe girme tarihi 2 Ağustos 2002’dir. Söz konusu yasa ile Türkiye’de idam cezası, savaş suçları haricinde resmi olarak yürürlükten kalkmıştır. Fakat Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) döneminde yapılan bir yasa değişikliği ile idam cezası, tüm şartlarda uygulanmamak adına Türk hukuk mevzuatının dışına çıkarılmıştır (Ayhan, 2010, s. 38).

 

Öte yandan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) 6. Ek Protokolü’nü 15 Ocak 2003’te imzalayarak AİHS’nin önemli hususlarından birinin tarafı olmuştur. Türkiye, uzun yıllar boyunca dışında kaldığı bu sözleşme maddesinin yanı sıra, Rusya, Ermenistan ve Azerbaycan ile, Avrupa Konseyi'nin, konu ile ilgili olan 13. Protokolüne de muhalif kalmıştır. Fakat Türkiye, bu protokolü de 9 Ocak 2004 tarihi ile imzalamıştır (Gören, 2006, s. 92).

 

Tüm bu hukuki hamleler ile Türkiye’de idam cezası tamamıyla kaldırılmış olsa da 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen darbe girişimi ve Türkiye’de, toplumun vicdanında derin yaralayan, sayıları her geçen gün artan kadın ve çocuk cinayetleri ile tecavüz davaları neticesinde, idam cezasının yeniden yürürlüğe koyması gerektiği yönünde bir kamuoyu baskısı oluştuğu görülmüştür. Öte yandan Türkiye, 23.03.1976 tarihinde yürürlüğe giren Birlemiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’ni (MSHS) 2000 yılında imzalamış ve bu imza ile Türkiye, resmi olarak 2003 yılında sözleşmenin tarafı olmuştur. Bu sözleşmede, bir bireyin idam cezasına çarptırılabilmesi adına söz konusu olan şartların, çok ucu açık ve karmaşık şekilde bırakılması da Türkiye’nin idam cezasını uygulama konusunda hukuki anlamda bir kısıtlama ile kalkışmasına sebebiyet vermiştir (Demirdal, 2018, s. 59-61).

 

Sonuç

İdam cezasının varlığı ve uygulanması konusunda görüşler ve uygulamalar farklı olsa da toplumun vicdanını yaralayan tüm olaylarda akla gelen ilk hukuki husus, idam cezasının uygulanması olmaktadır. Dünyanın en gelişmiş ve en güçlü ülkesi olarak değerlendirilen ABD’nin idam cezasından, belirli eyaletlerde olsa da halen vazgeçmemiş olması, aslında bu cezai uygulamanın devletin yönetim algılamaları açısından nasıl bir şekilde varlığını canlı tuttuğunu ve kabul gördüğünü ortaya koymaktadır. Öte yandan, her ne kadar idam cezası karşıtlarının sayıları son derece fazla olsa da bireysel ve toplumsal anlamda yaşanan acılar ve sorunlar neticesinde idamın ilk çözüm ya da sonuç olarak görülmesi de bu hukuki uygulamanın, toplumun bilinçaltında kendisine önemli bir yer edindiğini göstermektedir.

 

Türkiye açısından değerlendirildiğinde ise idam cezasının, uzun yıllar boyunca uygulanmadıktan sonra, 2000’li yılların hemen başında uygulanmasına son verilmiş olması özellikle Türkiye’nin AB üyeliği yolundaki önemli hukuki adımlarından biri olarak değerlendirilebilir. Fakat PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanması sürecinden 15 Temmuz darbe girişimi sürecine, kadın cinayetlerinden çocuk cinayetlerine kadar uzanan bir silsilede, toplumsal olarak yoğun bir şekilde idam cezasının yeniden yürürlüğe konması ve bu hususta bir kamuoyu oluşturulmaya çalışılması, aslında Türkiye’nin vicdani hem de hukuki olarak idam cezasına yönelik bir olumlu bakış açısının bulunduğunu göstermektedir. Fakat uluslararası yükümlülüklerin varlığı göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin bu kararı alması kolay gözükmemektedir.

 

KAYNAKÇA

Ayhan, O. (2010). “İdam Cezası”. Hukuk Gündemi, (2), 36-38.

Demirdal, M. B. (2018). Uluslararası İnsan Hakları Hukukunda Ölüm Cezasının Kaldırılması ve Türkiye’deki Süreç. Politik Ekonomik Kuram, 2(1), 57-72.

Ekiz, A. K. (2015). “İdam Cezasının Hükmü”. Ayrıca bkz. http://akademikperspektif.com/2015/03/06/idam-cezasinin-hukmu/

Feyzioğlu, M. (2002). “Ölüm Cezası Üzerine Düşünceler ve Anayasa Değişikliği ile 4771 Sayılı Kanun’un Getirdiği Yeni Düzenlemeler”. Ankara Barosu Dergisi, (4), 13-36.

Gören, Z. (2006). Yaşama Hakkı ve Ölüm Cezası. İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 5(10), 67-97.

Turhan, F. (1999). “Ölüm Cezalarının Kaldırılmasına İlişkin Gelişmeler ve Suçluların İadesi Hukukuna Etkisi”. Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, (4), 239-258.

Yaşar, A. (1995). “İslam Ceza Hukukunun Hedef ve İlkeleri Açısından İdamı Gerektiren Suçlar”. D.E.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, (9), 281-317.